Başel: "Elçiliğin karşısında müşteri bekleyen erkek çocuklar var"

Kıbrıs Postası

Gazeteci Pelin Şahin ve Burcu Akkaya’nın sorularını yanıtlayan sosyal hizmetler uzmanı Barış Başel ve Adli Psikolog Yrd. Dç Dr. Ayşe Başel, ülkedeki çocuk hakları ve istismarı konusunda önemli saptamalarda bulundu.

Akkaya ve Şahin’in sorularını yanıtlayan Barış Başel ve Ayşe Başel’in röportajından satırbaşları şöyle...

23 Nisan nedeniyle birçok yerde etkinlik ve kutlama yapıldı ancak ülkede çocuklar ucuz işgücü olarak kullanılıyor, işkencelere maruz bırakılıyor, cezaevlerine konuluyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Barış Başel: "Maalesef ben bir tane göçmen çocuk görmedim. Bir tane 23 Nisan kıyafetini alamayan çocuğun orada oturtulduğunu görebilir misiniz? Onlar bu ülkenin çocukları değil mi? O koltuklara oturtulan çocukların hepsinin sosyo-ekonomik durumu iyi. Kaldı ki, biz bütün çocukların mutlu olmasını istiyoruz. Onları koruyucu, önleyici tedbirleri almak durumundayız. İki kız çocuğunun yuvadan kaçmasından sonra sanırım insanlar bizi şimdi daha iyi anlıyorlar. Kızların kaybolmasının ikinci gününden itibaren her yere çıktım. Kimse kılını kıpırdatmadı. Küçük Mustafa gibi bir sonu olacağı endişesiyle bayrak açarak yola çıkmıştım. Bu ülkede bir kurumun yeniden yapılanması için iki kız çocuğunun tecavüze uğraması gerekti. Koruyucu ve önleyici tedbirlerin olmadığını hep söylüyoruz. Göçmen çocukların kat kat daha fazla haklarının ihlal edildiğini de söylüyoruz... Buna rağmen çocuk haklarını gündeme getirmek için 7 yaşında bir yavrumuzun hunharca öldürülmesini bekledik. Ama yine siyasilerimiz bunu ne kadar anlıyor o da ayrı bir tartışma konusudur. Gerçekten anlayabiliyorlar mı?”

Metehan geçiş kapısında dağıttığınız bildiriler, çocukların gerçek öyküleriydi. Bununla ilgili neler söyleyebilirsiniz?

Barış Başel: “Oradaki bildiri dağıtımı sadece bizim inisiyatifimizde olan birşey değildi. Duyarlı olan insanlar, özellikle UKÜ Psikoloji Bölümü ve Sosyal Hizmetler Bölümü öğrencilerinin çok büyük desteğiyle karşılaştık. Bildirileri okuyan insanların yüz ifadeleri beni çok etkiledi. Aileler ‘Gerçek mi?’ diye sordu. ‘Evet gerçek’ dedik. Yani arabaların arka koltuklarında çocukların olduğunu gördük. Kanları dondu. Biz lüks alışveriş merkezlerinde geziyoruz. Dereboyu’nda cirit atıyoruz ama Kıbrıs’ta yaşayan herkesi o sosyo-ekonomik düzeydeymiş gibi sanıyoruz. İçinde bulunduğumuz topluma yabancılaşma diye bir detayımız da var. Herkesin aynı, eşit seviyede olduğunu düşünüyoruz ama bu böyle değil. Bizim bir de şunu kırmamız lazım; neden İngiltere ya da Almanya’ya vize almak zordur? Çünkü kapıdan içeriye girildiğinde oradaki vatandaşlarla eşit haklara sahip olursunuz. Bizim ülkemize gelindiğinde ise tabii her iş insanı için söyleyemeyeceğim ama biz çalışan değil köle istiyoruz. Bazı işlerde Kıbrıslının çalışması mümkün değil. Bir de 8 saat çalışma ve sendikalaşma hakları vardır. Gelişmiş sistemlerde görüyoruz ki, göçmenlerin de sendikalaşma ve siyasete katılma hakları vardır. Bunları söylediğimizde bizler tepki alıyoruz. Yani şunu unutmamak gerekir ki, Ercan giriş kapısından içeriye adım atıldığında devlet, herkese eşit haklar sağlamak zorundadır. Egemenlik, sahip olduğunuz, gücünüzü uyguladığınız toprak parçasında yaşayan herkesin tam iyilik halini sağlamaktır. Küçük Mustafa için ülke kan ağlarken, küçük hanımlar gidip açılışlarda kurdele kesiyor. Acaba diyorum, biz farklı bir gezegende mi yaşıyoruz? Yoksa onlar Mars’tan mı geldi?

Onlar gayet rahat yaşıyorlar, makam araçlarına biniyorlar, 5 yıldızlı otellerde sık sık görüyoruz ama kaç tanesi gidip Surlariçi’ndeki çocukların saçlarını okşamıştır? Biz ‘kaçak avı’ diye neyi avlıyoruz. Bu insanların birçoğunun sosyo-ekonomik durumu bellidir. Devlet nüfus sayımı yaptı. Kaç tane göçmen ve kaç tane göçmen çocuk var bakın. Yeni gelenler için hangi imkanları sunuyoruz? Biz önce okullarımızı şimdi de sağlık hizmetlerimizi ayırmaya başladık. Bu çok ciddi bir ayrımcılığı körükleyen düzenlemedir. Bir kere Sayın Başbakan’ın, Mustafa’nın babası için ‘Benim değil CTP döneminde vatandaş yapıldı’ demesi baktığınızda başka bir sistemde olsaydı ‘nefret söylemi suçu’ sayılırdı. Esas ayrımcılığı körükleyen en üst kademede olanlar. Göçmenlikte etnik kimlik algısı dediğimiz çok önemli bir kavram vardır. Başka bir ilden gelmiştir. Çocuğuna sorduğunuzda ‘Ben Kıbrıslıyım’ der. Yani bu gibi bir gerçeği nasıl göz ardı edebilirsiniz?”

“HÂLÂ UMUT ETMEK İSTİYORUM”

Ayşe Başel: “Göçmen çocuklar baktığınızda Kıbrıs şivesiyle konuşuyor. ‘Kıbrıslıyım’ diyor fakat ilk elden sistem, ikinci elden toplum tarafından dışlanıyor. Biz ona ‘bizden değilsin’ diyoruz. Aitlik duygusu olmayan birey tehlikeli olabilecek bireydir. Suç da işleyebilir, kendine zarar da verebilir. Çünkü aitlik hissi hepimiz için çok önemlidir. Bildiri dağıtırken çok farklı şeyler yaşadık. Gözleri dolan vardı, ‘gerçek mi?’ diye soran vardı. Diğer bir yandan ‘Bunu götür yetkililere ver’ diyenler vardı. Ben bu kadar duyarsız bir toplum olduğumuzu düşünmek istemiyorum. Hâlâ umut etmek istiyorum. Bence halk da bu noktada bilinçlenmeli ve haklarını gerektiği kişilerden talep etmeli. Ben 7-8 yıldır bu mesleğin içerisindeyim. Hiçbir şeyin değişmediğini görüyorum. Bu, bir ülke için kötü bir şey. Algılama sorunu mu yaşanıyor diye çeşit çeşit şeyler düşünüyorum. Bizim söylediklerimiz gerçekten algılanmıyor mu?”

Milliyetçilik gibi din, dil, ırk, cinsiyet ayrımcılıklarının son dönemlerde daha da arttığını ve bunun özellikle okul çağındaki çocukları ciddi şekilde etkilediğini görünüyoruz. Yeni neslin bu şekilde yetişmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?

Ayşe Başel: “Ara nesil çok önemli bir dinamik oluşturuyor. Buradaki hükümet ayrı ama Türkiye’de bulunanlara da biraz eleştiride bulunmak istiyorum. Almanya’da ki ya da örneğin Kanada’da ki göçmenlere çok ciddi fonlar ayrılıyor. Peki buranın nasıl bir ayrıcalığı var? Buradakiler vatandaşları değil mi? Neden izole edilmiş oluyorlar? Evet, TC Büyükelçiliği’nin desteklediği projeler var ve yeterli değil. Bu projeler bilimsel anlamda raporlaştırılmadığı ve halka açılmadığı sürece hiçbir geçerliliği yok. Buradaki insanlar onlara göre unutulmuş görünüyor. Buradaki sistem tarafından da dışlanıyor. Kaldı ki bir nüfus politikamız yoksa o zaman buraya giren vatandaşların özlük haklarını, vatandaşlık haklarını veya göçmen haklarını her şekilde sistemden faydalanacak şekilde garanti altına alınması gerekir. Temel anlamda kaç gündür dillendiriyoruz ki, egemenlik budur. Biz egemen bir toplum değiliz. Çünkü biz bu insanların haklarını sağlamaktan yoksunuz. 7 yaşında bir çocuk kayboldu. Şikayette bulunduğunda ‘24 saat geçmesi gerek’ deniyor. O bir yetişkin değil, yetişkin olsa dahi 24 saatin geçmesi beklenmemeli. Belki 24 saat içerisinde müdahale edilmesi gereken bir durumu vardır” Belli insanlar, belli mevkilere geldiğinde herşeyi bildiklerini düşünüyorlar. Bence hiçbir şey bilmiyorlar. Öğrenmeliler.”

“ÜLKEMİZDE SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR YOLSUZLUK VAR”

Barış Başel: “Biz hep aynılarını seçiyoruz. Milletvekilliği, bakanlık bir meslek gibi algılanıyor. TC buraya 100 lira ayırıyorsa, 40 lirasının tabana indiğini görüyoruz. İhaleler, yandaşlarına yatırım… Ülkemizde sürdürülebilir bir yolsuzluk var. Müşavirler dediğimiz kesim var. Hangi parti başa gelirse gelsin, günlük işe gidermiş gibi onların bordroları tam doldurulur ve her ay bu maaşı alır. Bunlara 2 milyon TL kaynak ayrılır. 2 milyon TL ile neler yapılır? En basitinden mahkemelerde bir linç kültürü geliştiğini gördük. Geneli de Kıbrıslıydı. Orada yoldan geçen birisi bir cümleye bir tepki gösterseydi mahkemelerdeki bütün tepki o insanın üzerine gelecekti ve esas lince o uğrayacaktı. Yani bizim iktidarımız daha sosyal patlama mı bekliyor? İntiharların ne orana geldiğini görüyoruz. Burada ayrımcılık birilerinin işine geldiği için ne vatandaşlık hak temelli olarak veriliyor ne de kaynaklar o şekilde kullanılıyor.

Küçük Mustafa da bir şiddet ürünüydü. Linç kültürü toplumun içini sardığı anda o toplumu bir daha dönüştürmek 25-30 senenizi alır. Toplumdaki tüm aktörlerin, hepsinin eşit haklara sahip olması gerekir. Biz ülkemizi her alanda yeniden yapılandırmalıyız.

Yasalarımız, ekonomik planlarımız, üretimin paylaşılması, kamu kurumlarımız… Yeniden yapılanma kavramı çok önemlidir ve burada insan haklarını temel alarak yeniden yapılandırmaya gitmeliyiz. 1996’da kabul ettiğimiz anlaşmada madde madde göçmen çocukların hangi haklara sahip olacağı ve korunması gerektiğinin altı çizilmiştir. Bir gece tutup da Özelleştirme Yasası’nı paldır küldür geçirebilen meclis bu konuda yıllardır bir çivi bile çakmamıştır.

Cinsel istismara yönelik Avrupa Parlamentosu’nun sözleşmesini kabul ettik. Onunla ilgili hiçbir şeyin yapılmadığını görüyoruz. 13 tane çocuk 2’si devlet korumasında olmak üzere, cinsel istismara uğradı. Yaklaşık 26 çocukta fiziksel istismara uğradı, 1 ölümle bitti. Daha dördüncü ayın sonuna gelmedik ama tırnak içinde 23 Nisan’ı kutluyoruz. Çocukların hepsi gülecek, eşit haklara kavuşacak, ayrı bir birey olarak tanımlanacak. O zaman biz 23 Nisan’ı utanmadan kutlayabiliriz. Suçlu demiyorum. Suça, fuhuşa itilmiş çocukları ne zaman koruyabilirsek, cezaevine göndermezsek o zaman biz çocuk bayramı diye kutlayabiliriz”

Çocukların güven duyabilecekleri bir alan yok ve devlet himayesinden yoksun olduklarını görüyoruz. Bu denetim yetersizliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

“ELÇİLİĞİN KARŞISINDAKİ DURAKTA MÜŞTERİ BEKLEYEN ERKEK ÇOCUKLAR VAR”

Barış Başel: “Eğitim hakkı, temel bir çocuk hakkıdır. Ülkemizde çocuk işçilerin olduğunu ve kalacak yerinin olmadığını görüyoruz. Lefkoşa’daki birçok internet kafede kaldıklarını görüyoruz. Ben artık o internet kafelere teşekkür ediyorum. En azında soğuk kış gecelerinde barınabilecekleri bir alan oluyor. Sokak barınma evi gibi internet cafeler var. Orada çocuklar internet aracılığıyla fuhuşa zorlanabiliyorlar. Biz bunu sürekli ifade ediyoruz. Akşamları Büyükelçiliğin karşısındaki durakta gece 23.00’ten sonra resmen müşteri bekleyen erkek çocuklar var. Bunlar korkunçtur. Biz kendimizi gelişmiş bir toplum diye sayıyoruz ama çocuk hakları toplum tarafından talep edilmelidir. Biz bu nedenle bu bildirileri dağıtıyoruz. Devletin sorumluluklarını göstermek için Umut Hanım’ında girişimleriyle bu inisiyatifle beraber yazdık, hazırladık. Öğrencilerle beraber dağıttık. Her çocuk sıcak yatağından çıkıp, x kolejine gitmiyor. Sanayide bir tamirhaneye çalışmaya giden çocuklar var. Sokaklarda çalışan çocuklar var”

Daha önce 14 yaşında bir çocuğun yaşadıkları hâlâ hafızalarımızda tazeliğini koruyor. Mustafa’nın ölümü bir dönüm noktası olacak mı?

Barış Başel: Mustafa’nın yüzü mağdur bir çocuk olarak kalmasın diye bu inisiyatif kuruldu. Çocuk haklarına bir hatırlatma olarak anılsın diye bir girişimdir. Özellikle, Pelin sana binlerce kez teşekkür ederim. O yayın çok önemliydi. Yurtdışındaki elçiliklerden dahi arayanlar oldu. Bir buçuk hafta boyunca ben tüm üstlerime ulaşmaya çalıştım. Huzurevi çözümünü kafamda üretmiştim ama ne zaman ki sen manşetlere taşıdın, hemen Şerife Hanım ‘Gelin Meclis’e görüşelim. Ben sizin annenizim’ dedi. Ben görevden alındım. İnanın ki o çocuklar oradan giderken yaşlılar ağladı. Çarşaflarını değiştirmekten tutun da her şeylerine yardımcı olan çocuklardı. İki tane çocuğa sahip çıkamayan bir devletten bahsediyoruz. Hatta bir de çocuklara uyuşturucu testi uyguladılar. Pozitif çıkacak mı, çıkmayacak mı? Negatif çıkınca onu kullanamadılar. O işe yaramayınca sosyal güvenliği olmayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından bir inşaatta 800 TL maaşla işe yerleştirildiler. Sigortaları yatmıyor o çocukların… Çünkü kalacak yer ve yiyecek-içecek olarak düşünülüyor. İlgili en üst merciden bahsediyoruz. Kaldı ki olayın çıktığı saatlerde yalan açıklama yaptılar. Onlar açıklamayı yaptığı saatlerde de bir televizyonda kardeşlerin konuştuğunu görünce herkes sus pus oldu. Bu kadar da yalan söylemeye müsait bireylerden bahsediyoruz. Kimi kandırıyorlar? O çocuklar gibi yüzlercesini bulabilirim. Çünkü sistem tarafından ihmal ve istismar ediliyorlar. Genel bir sistem sorunumuz var.

Mustafa olayından toplumda, ‘hepimizin çocuğunun başına gelebilir’ düşüncesi doğdu. Biz yas tutamadık sadece öfkemizi tepkiyle ortaya koyduk. Ben o öfkeyi anlıyorum ama o öfkeyi daha pozitif bir şekilde çocuk haklarını talep edecek bir şekilde dönüştürmeliyiz. Çünkü öfke bizi bir yere vardırmayacak. Öfke duyacaksak da yasa yapıcılara, yöneticilere duyalım ama çocuk haklarını lütfen toplum olarak talep edelim.

Öğretmenler doğrudan öğrencilerle yüz yüzedir. Öğretmenler erken uyarı için kullanılabilir. Üç haneli çağrı merkezi oluşturulabilir. Aile merkezleri kurulabilir. Bunları çocuklar için yapmalıyız. Bu sorunlardan en fazla etkilenenler her zaman çocuklardır. Ve kimse unutmasın ki çocukların milliyetleri yoktur”

Leave a Reply