Aybars AKOĞLU

Geçen pazar günü Sayın Uluç Gürkan'ın Ermeni Sorunu'nu Anlamak isimli kitabından alıntılar yapmış, önyargıları aşmak ve nefretten arınmak adına sunduğu somut önerileri paylaşmıştım. Bu konuda çok az Türkçe kitap var. Buna karşın Ermeniler'in öyküsünü anlatan yüzlerce İngilizce yazılmış kitap mevcut. Bu Pazar, yıllarını çatışan milletler konusuna vermiş, devletler veya çözüm için oluşturulan sivil gruplar nezrinde arabuluculuk görüşmelerine bizzat katılmış, politik psikoloji alanındaki çalışmalarıyla tanınan, Kuveyt'te post-travma çalışmaları ile Nobel Barış Ödülü'ne aday gösterilmiş Kıbrıs doğumlu psikanalist Dr. Vamık Volkan'ın saptamalarını paylaşmak istiyorum.

Prof.Dr.Volkan; Diaspora Ermenileri'nin kimliklerini korumak için Ermenistan'dakilerden çok daha fazla "soykırıma" sarıldıklarını Türk-Ermeni Uyuşum Komisyonu üyesi olarak fark etmiş. "Psişik gerçek", psikanalizde bir düşünce gelişimini anlatır. Kişi bir olayın nasıl başladığını ve nasıl geliştiğini; içindeki istekleri, korkuları, ruhsal savunmaları kullanarak tek şekilde algılar. Bunu değiştirecek delilleri görse bile değiştiremez. Ermeniler için soykırım psişik gerçektir. Yavaş yavaş Türkiye dışındaki aydınlar ve hatta politikacılar için de psişik gerçek olmuştur. Buna karşılık Türklerin, bu olayın başka yönleri de olduğunu açıklamaya çalışmasını üçüncü ülkeler, 'savunma' olarak algılıyor.

40 yıl önce "soykırım" terimi bu trajedi için kullanılmıyordu. Sınırları korumak için düşman gibi algılanan alt grupları toplayıp başka yerlere göndermek yalnız Osmanlılar tarafından yapılmamıştır. Amerikalılar da İkinci Dünya Savaşı'nda, Japon asıllı Amerikan vatandaşlarını toplayıp kamplara göndermişti. Volkan'a göre inanılanla gerçek olan birbirine karışıyor. Amaç sadece başka yere göndermek bile olsa durum 1915'de büyük bir trajediye yol açmıştı. Fakat her şey siyah-beyaz gibi açıkça görülemiyor. Bu süreçte Türklerin başına gelenleri kimse duymak istemiyor.

Volkan'ın teorisine göre büyük bir grup, eski kayıpları için yas tutamamışsa "özür dileme" ve "af etme" kavramları etkili olmaz. Bu nedenle büyük grupların yas tutma sürecini araştırmak gerekir. Yas tutma, kişiler için önemli bir kayıptan sonra ağlamaktan ve acı çekmekten daha derin süreçleri anlatan psikolojik bir süreçtir. Bu süreç sonunda önemli bir kaybın oluştuğu derinden ve duygusal şekilde kabul edilir, yaşama bu gerçeği anladıktan sonra devam edilir. Büyük toplumlar da yas tutar. Düşman tarafından yapılanlar sonucunda insan, toprak ve şeref kaybı olduğunda o toplumun üyesi olan herkes yası paylaşır. Kayıplar çok büyük olduğu için de yas sürecini tamamlayamazlar. Bu nedenle bu insanlar tamamlayamadıkları psikolojik görevleri bilinçli olarak veya bilinç dışında çocuklarına verirler. "Aşağılandım, şerefimi sen kurtar" ya da "Kuvvetsizdim, hıncımı sen al" derler. Bunu, "travmayı nesiller arası aktarma" olarak biliyoruz. Bu yolla yeni nesilde paylaşılan görevler oluşur ve kimse böyle bir şeyin geliştiğinin farkına varmaz. Görevler kişileri birbirine bağlar. Yeni nesil bu görevleri çözemezse, gelecek nesle devreder. Bu görevler tarihi bir olaya bağlı olduğu için de bu olayın imajı, o büyük grubun en önemli sembolü haline gelir. Olayın paylaşılan imajı, resmi bir dosyaya basılan bir mühür gibidir. 1915 trajedileri imajı, Ermeni büyük grup kimliğinin var olduğunu gösteren en büyük mühürdür. Ermenistan'da çocuklar iki yaşından itibaren etnik grup kavramını, tarihi, Türklerin onlara kötülük yapan yaratıklar olduğunu öğrenirler. 1915'den sonra Sovyetler Birliği'nin bir parçası oldukları ve özgürlüklerinin olmaması nedeniyle Ermeni kimliğini canlı tutmak için bu kimlik mührü daha da büyütülmüştür.
Hiçbir büyük toplum, kimliğini incitecek olaylar üzerinde durmak istemez. Fakat İstiklal Savaşı'ndan sonra yaratılan yeni Türkiye'de, 1915 üzerinde durmamak için bir baskı daha vardı. Devrim sırasında gelişen doğal davranış şuydu: "Mevcut olan kötü, bu nedenle yeni ve iyi bir rejim ortaya çıkarıyoruz." 1915 olayları "kötü" olarak algıladığımız son Osmanlı'ya aitti. Bu devrin anılarını toplumdan uzaklaştırırken 1915 olaylarını da uzaklaştırdık. İlginç olan şudur: Hem Ermeni hem de yeni Türkiye'yi kuranlar Osmanlı'nın son yıllarındaki liderlerini, "kötü" ve "düşman" olarak algılamışlardı. Fakat şimdi Ermeniler Türkiye Cumhuriyeti'ni, Osmanlı'nın devamı olarak 1915 için sorumlu tutuyorlar.
İmparatorluğun çöküş sürecinde beş milyon kişi ölmüş ve beş  milyonu da Anadolu'ya göç ettirilmiş. Bunun ortaya çıkardığı yas tutma süreçlerinin derinliğini tahmin edebiliriz. Atatürk bu zemin üzerinde yeni Türkiye'yi kurdu. Atatürk, halkın kendisine olan sevgisini yücelten karizmatik bir liderdi. Bu nedenle bugünkü Türklerin dede ve büyük anneleri yas tutmayı inkar ettiler. Bu da nesilden nesle geçti. Biz Türk vatandaşları 'ulusal yas tutma süreci'ni inkar edenleriz. Bu nedenle Ermenileri iyi anlayamayız. On yıllarca politik psikoloji ile dünya işlerine karışmış biri olarak Volkan'ın somut önerisi Türk-Ermeni ilişkilerine psikolojiyi işe karıştırmamak. Bunun nedeni 1915 olayları hakkında Ermenilerin "psişik gerçek"leri dışında hiçbir şey işitmek istemeyeceklerine inanması. Önerisi politik süreçler üzerinde durmak ve yavaş yavaş politik ve bilhassa ekonomik işbirliğini geliştirmektir.

Leave a Reply